15 Aralık 2010 Çarşamba

Bunu Biliyor muydunuz?

Kız Kulesi
1827 yılında Almanya'nın Brandenburg kentinde Karl adında bir çocuk dünyaya gelir.Babası müzik öğretmeni olan Karl, aile içinde baş gösteren huzursuzluklardan dolayı bir Fransız yetimhanesine gönderilir.

Daha sonra gemilerde miço olarak çalışır. Hamburg'tan kalkan bir gemiyle İstanbul'a giderken henüz 12 yaşındadır.

Gemi İstanbul'a geldiğinde denize atlayan Karl, Kız Kulesi'ne yüzerek kaçar. Kendisini kurtaran Kız Kulesi'nin bekçisine gemiye geri dönmek istemediğini söyler.

İki ülke arasında küçük bir politik sorun yaşanır. Ama Osmanlı sadrazamı Ali Paşa sorunu çözer ve Karl'ı korumasına alır.

Karl Mehmet Ali adını alır. Mehmet Ali, Kırım, Bosna ve Karadağ savaşlarından sonra 2. Abdülhamit döneminde paşa unvanı alır.

Mehmet Ali Paşa, 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması'nda Osmanlı'yı temsil eden üç kişiden biri olur.

Almanca, Fransızca, Yunanca, Farsça ve Arapça dillerinde şiirler yazan Mehmet Ali Paşa'nındört kızı olur.

Paşa'nın Leyla adındaki kızının da bir kızı olur; Celile.
Celile bir erkek çocuk doğurur: Çocuğun adır Nâzım Hikmet'tir.

Görüldüğü gibi Karl'dan Nazım'a uzanan hikâyenin gösterdiği gibi, Kız Kulesi'nin her zaman hikâyeleri vardır. Eğer Kız Kulesi Karl'ı kurtarmasaydı, Nazım olmayacaktı.

Sunay AKIN

9 Aralık 2010 Perşembe

İstanbul'u Koruyan Gizli Güçler - İstanbul Efsaneleri

Bizans döneminde taş heykeller ve sütunların İstanbul'u koruduğuna inanılıyordu. Öyle ki bunların bir çoğu günümüzde de ilgi gören, turizm değeri taşıyan yapıtlardır. 

Arkadius SütunuCerrahpaşa Avratpazarı'nda bin parça beyaz mermerden, minare gibi içi boş merdivenli yüksek bir direk vardı. Tepesinde peri yülü bir heykel duruyordu. Efsaneye göre yılda bir defa bir feryat koparırmış. Yeryüzünde ne kadar kuş varsa o heykelin etrafında dönermiş. Kuşların binlercesi yere düşer, halk da bunları toplayıp yermiş.


ÇemberlitaşÇemberlitaş tavuk pazarındaki sütun. Kırmızı renkli som mermerden yapılmış olan sütunun, hanedanı kötülüklerden, hastalıklardan ve fesattan koruduğuna inanılırdı. Hıristiyanlardan Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği haçın, Çemberlitaş'ın altında olduğuna inananlar vardı.


Kıztaşı, Saraçhane'de Büyük Pozantin'in kızının mezarı üzerine dikilmiştir. Kıztaşı diye bilinen bu tılsımlı sütun, imparatorun kızını yılanlardan, çiyanlardan ve karıncalardan korumak için dikilmişti. Fakat yine kendisi için yapılmış olan Kız Kulesi'nde otururken, bir üzüm sepeti içine gizlenmiş olan ve üzümlerle beraber Kız Kulesi'ne gelen zehirli bir kara yılanı tarafından öldürüldü.


Sinekli SütunKocamustafapaşa Altımermer'dedir. Altı tane mermer sütunun her biri eskiden yaşamış olan bilginler tarafından yaptırılmıştı. Bunlarının birinin üzerinde sürekli vızıldayan bir sinek resmi vardı. Bu sütun sayesinde İstanbul'a sivrisinek girmediğine inanılırdı.


Leylekli SütunYine bu altı mermerden birisi idi. Burada da bir leylek resmi vardı. Efsaneye göre bu leylek senede iki defa çığlık atarmış. Birinci çığlıkta bir anda her yer leylek dolar, ikinci çığlıkta ise İstanbul'daki tüm leylekler yok olurmuş.


Horozlu Sütun; Yine altı mermerden birisi olan bu sütunun üzerinde bir horoz resmi vardı. Bu horoz 24 saatte bir öter horozlara önderlik edermiş.


Kucaklaşmış Sevgililer; Tunçtan yapılmış genç bir erkek ve sevgilisinin birbiriyle kucaklaşmış heykelleridir. Kavga eden evli çiftlerden biri gelip bu heykeli kucaklarsa hemen barışırlarmış.


İhtiyarlar Heykeli; Ünlü Hekim Calinus'un beyaz mermer üzerinde yaptırdığı ihtiyar adam ve kadın heykelidir. Birbiriyle geçinemeyen evli çiftlerden biri bu heykeli kucaklarsa hemen boşanırlarmış.


Veba Sütunu; Sultan Beyazıd Hamamı'nın altında 4 köşeli bir sütundu. Bu sütun sayesinde şehre veba mikrobunun girmediğine inanılırdı. Beyazıd Hamamı yapılırken Bu tılsımlı sütun yıkıldı. Söylentiye göre o anda Sultan II. Beyazıt'ın bir oğlu vebadan öldü ve şehirde veba salgını başladı.


İfrit HeykeliTekfur Sarayı'ndaki tunçtan bir ifrit heykelidir. Bu heykel yılda bir kez etrafına ateş saçarmış. Bu ateşten bir kıvılcım alabilen çok sağlıklı olur, hiç hastalanmaz ve ölene kadar genç kalırmış





Koncoloz MağarasıZeyrek'te Hz. Yahya Kilisesi'nin bitişiğindeki mağaradır. Her sen kışın Zemheri geceleri olunca Koncoloz denilen cadılar bu mağaradan çakarak arabalara binip dolaşırlarmış. Cadılar Bayramı Hıristiyanlarca halen kutlanır






Dört Melekli Sütun; Ayasofya'da 4 sütunlu bir anıttır. Cebrail, Azrail, Mikail ve İsrafil resimleri bulunan bu sütunların her biri bir tılsımdı. Bu 4 büyük melekten Cebrail kanat çırpıp bağırınca Doğu'da bolluk, bereket olacağı anlamına gelirmiş. İsrafil resmi kanat çırptığında Batı'da kıtlık olacağına inanılırmış. Mikail resmi kanat çırparsa kuzeyden bir kahraman çıkacağı işaret sayılırmış. Azrail resmi kanat çırpınca da dünyanın her yerinde veba salgını başlarmış.


Burma SütunSultanahmet Meydanı'ndaki siyah renkli Burmalı Sütundur. 3 başlı ejderha, ya da birbirine dolanmış 3 yılan şeklindedir. Yeniçerilerden birisi bir kılıç darbesiyle bu 3 yılanın başını koparınca tılsım bozulmuş. Ve İstanbul'da daha önce hiç görülmezken birden bire akrepler, yılanlar ortaya çıkmış.


Örme SütunSultanahmet Meydanı'nda örme sütun denilen anıttır. 300 bin taştan yapılma bir sütunun tepesinde çok güçlü bir mıknatıs varmış. Bu mıknatıs İstanbul'u depremlerden korurmuş.


Adı üstünde "Efsane" bunlar. Ancak tarihe değişik bir tat katıyor, ne kadar doğru olduğu tartışılsa da...
Alıntı

12 Haziran 2010 Cumartesi

Can Yücel'den...

Can Yücel yaşam tarzı ile beni çok da çekmezdi, açıkçası. Ama yazdıkları çok yüreğe dokunan ve her zaman güzel şeylerdi. Onun bu pervasız ve açık söyleşileri çok hoşuma gider. 


Aşağıda paylaşacağım dizeler ne kadar da doğru ,değil mi?
Benim desturum olanları da büyük harf yazdım...



BiKa

Can Yücel'den...
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.
HERKESİN MUTLU OLMAK İÇİN BAŞKA BİR YOLU VARMIŞ,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
BİR TEK YAŞANARAK ÖĞRENİLİRMİŞ HAYAT, OKUYARAK, DİNLEYEREK DEĞİL..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.....
YÜREĞİNDE AŞK OLMADAN GEÇEN HER GÜN KAYIPMIŞ,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
AĞLAYANI GÜLDÜREBİLMEK, AĞLAYANLA AĞLAMAKTAN DAHA DEĞERLİYMİŞ,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
YALAN SÖYLEMEMEK DEĞİL, GERÇEĞİ GİZLEMEMEKMİŞ MARİFET,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''SANA İHTİYACIM VAR, GEL ! '' DİYEBİLMEKMİŞ GÜÇLÜ OLMAK,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
ÖZÜR DİLEMEK DEĞİL, ''AFFET BENİ'' DİYE HAYKIRMAK İSTEMEKMİŞ PİŞMAN OLMAK,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
SEVGİ DOLU YÜREKLERİN GURURU OLMAZMIŞ,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
SEVGİ EMEKMİŞ,
EMEK İSE VAZGEÇMEYECEK KADAR, AMA ÖZGÜR BIRAKACAK KADAR SEVMEKMİŞ... 

9 Haziran 2010 Çarşamba

Nostalji dedikleri...

Nostalji dedikleri

Bugünlerde zevkle okuduğum bir tefrika var facebook'ta. Yazansa çook eskilerden biri, tanıdığım, ama aslında tanışmadığım bir arkadaş. Öyle şeyler yazıyor ki, işte o nostalji dediklerinin alüülâlâsıAlıp götürüyor beni yıllar yıllar öncesine. Belki de unuttuğumu sandığım, hatta uzunca zamandır aklıma bile gelmemiş bir sürü şeyi anlatıyor da anlatıyor.

O yazdıkça ve anlattıkça, aslında beynimin bir köşesinde asılı kalmış olan anılarım bir bir canlanıyor. Yok yok, canlanmayı bırakın adeta tekrar tekrar yaşıyorum ve her seferinde, yahu bunu ben yazsaydım herhalde daha farklı yazamazdım diyorum. Bu kadar mı olur, bu kadar mı benzeşir yaşananlar?

Sonra bir bakıyorum, ders dinlerken boş sayfalara çiziktirip durduğum kız profillerinin yanısıra, çok kolaylıkla çizdiğim Hüdaverdi ve Basriyi çıkarıveriyor karşıma. Mutlu oluyorum. Zaten onun da dediği gibi bizim nesil, basit şeylerle mutlu olmayı bilmiş bir nesil. Şimdikilere bakıyorum da, inanın ne bizler kadar çocukluklarını yaşayabiliyorlar, ne de bu kadar bolluk içinde mutlu olabiliyorlar. Bİr tatminsizliktir gidiyor. Küçücük görüntülerde büyümüş kafalar, çocukluk özlemiyle ve teknolojinin getirdiği çok bilmişliğin "büyüklüğü" ile sıkışıp kalmışlar iki arada bir derede. Yazık ki çok yazık!

Neyse, konu bu değil tabii. Konu, geçmişi bu kadar mükemmel detaylarda hatırlayıp da, kaleme alan sevgili "Füsun Vostan". Sağolasın arkadaşım! Hatırladığın ve de hatırlamakla kalmayıp, bu güzel anılası günlerimizi kaleme aldığın için. Eminim şu anda benim gibi, senin yazılarını okuyan herkes aynı şeyleri hissediyordur, söylüyordur.

Sevgili Füsuna, buradan Yunus Emre'nin mısraları ile teşekkür etmek istiyorum...

Severim ben seni candan içeru
Yolum vardır bu erkandan içeru

Beni benden sorman ben ben değilem
Bir ben vardır bende benden içerü

Nereye bakar isem dopdolusun
Seni nere koyam benden içeru.

Beni bende demen ben bende değilem
Bir ben vardır bende benden içeru...


5 Haziran 2010 Cumartesi

Ö ğ r e n d i m... (Muhteşem Mevlana'dan, muhteşem dizeler)

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. 
Işığı gördüm, korktum. 
Ağladım. 

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. 
Karanlığı gördüm, korktum. 
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi... 
Ağladım. 

Yaşamayı öğrendim. 
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; 
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim. 

Zamanı öğrendim. 
Yarıştım onunla... 
Zamanla yarışılmayacağını, 
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim... 

İnsanı öğrendim. 
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu... 
Sonra da her insanin içinde 
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. 

Sevmeyi öğrendim. 
Sonra güvenmeyi... 
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, 
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. 

İnsan tenini öğrendim. 
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu... 
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim. 

Evreni öğrendim. 
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. 
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek 
gerektiğini öğrendim. 

Ekmeği öğrendim. 
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. 
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim. 

Okumayı öğrendim. 
Kendime yazıyı öğrettim sonra... 
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana... 

Gitmeyi öğrendim. 
Sonra dayanamayıp dönmeyi... 
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi... 

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta... 
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. 
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım. 

Düşünmeyi öğrendim. 
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. 
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek 
olduğunu öğrendim. 

Namusun önemini öğrendim evde... 
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; 
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el 
sürmemek olduğunu öğrendim. 

Gerçeği öğrendim bir gün... 
Ve gerçeğin acı olduğunu... 
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da 
“lezzet” kattığını öğrendim. 

Her canlının ölümü tadacağını, 
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. 

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim. 
Olur ya ... 
Kalp durur ... 
Akıl unutur ... 
Ben dostlarımı ruhumla severim. 
O ne durur, ne de unutur ... 

Hz. 
Mevlânâ
 

1 Haziran 2010 Salı

Hayat Bir Çocuğa Nasıl Anlatılmalı? Aylin Kotil'den Harika Bir Yazı

Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım: 

Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın. Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını... Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden...

Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu, gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret. Kitaplardan keyif almasını, ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını, ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı. Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona, sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.

Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla. Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar, bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine...

Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona. Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret ona.
Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret. Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret, başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı... Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret. Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.

Hayatı sorgulamayı öğret ona... Bilginin en büyük güç olduğunu öğret. Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.

Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret. Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı... "İstemiyorum", "hayır" demeyi öğret ona, istediğinde ise "istiyorum" demeyi, Sevdiğinde ise "seni seviyorum" diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını...

Sorgusuz sevmeyi... El yazısı ile notlar yazmayı... Lafı dolandırmamayı... Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını, İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret... Ama en çok da kendini sevmesini öğret... Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini... Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini... Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını...

Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona...

2 Mayıs 2010 Pazar

Rakı ve Rozet

Çok dokunaklı bir hikaye... Ama buna benzerlerini bizzat gördüm. Ne yazık ki buradan gitmek zorunda kalan adalı Rum arkadaşlarımı, Atina'da ziyarete gittiğimde, onların ne kadar hasret ve çaresizlik içinde olduklarını görüp, çok üzülmüştüm. Doğdukları topraklar onları istememiş, ülkeleri diye gittikleri yer onları benimsememişti. İki arada, nereye ait olduklarını bilemeden yaşayıp duruyorlardı. Ama içlerindeki Türkiye özlemi, hasreti çok fazlaydı.

Başka bir arkadaşım da, gelemediği bu toprakların özlemini Allahın her günü Simi'den Bodrum'u seyrederek gidermeye çalışırken, kumsalda başı elleri arasında karşı yakaya bakarken bu dünyadan göçüp gittiydi.

İnsanlar neden paylaşamıyor toprakları acaba? Kime kalmış ki bu dünya, kimi hasretten ölüyor, kimi arada derede kalmaktan???

Yazmadan duramayan BiKa


Rakı ve Rozet (Haldun Sevel'in Böyledir Denizler Ülkesinde Yaşamak adlı kitabından)
"Haldun Sevel, Haziran 1994'te, Maviş adlı küçük teknesiyle, Ayvalık'tan yola çıktı. Bir süre sonra Midilli'nin 'Kolpos Yares' koyuna demirledi. Geceyi orada geçirdi.

Ertesi sabah teknede tembellik ederken, kulağına bir türkü çarptı;

'Ela popses tukoma/Masu pekso baklama/Naka tebu niyageli/Napoleksu
çiftetelli, çiftetelli, çiftetelli...'

Sevel, ayağa kalkıp bakındı. Az ötedeki kayıktan geliyordu bu ses. Civardaki teknelere balık satan yaşlı bir adam, hem sazının tellerine vuruyor, hem de türkü söylüyordu. Kayıkta kürek çeken, 12 - 13 yaşlarında bir kız çocuğu daha vardı.

İhtiyar birkaç el kol hareketi yapınca, tombul kız kayığı Maviş'e yanaştırdı. Haldun Sevel, yarım Yunancası ile balığın fiyatını öğrenmeye çalışırken; ihtiyar, gayet temiz bir Türkçe ile sordu: 'Siz yoksam Türk müsünüz?... İstanbul'dan, Fenerbahçe'den mi yoksam?'

Sevel, olumlu yanıt verince, ihtiyar ile küçük kız birbirine bakıp gülmeye başladılar. Ardından ihtiyarın soruları geldi: 

'Belvü duruyor mu Belvü?... Murat'ın babası Mustafa Kaptan yaşıyor mu?... Todori ne durumda?...'

Eski günleri anlatmaya başlamıştı: 'Ben, bundan 40 - 50 yıl önce Belvü Gazinosu'nda Müzeyyen Senar Hanımefendi okurken, ona sahnede beyaz karanfil verdim, benim elimi sevdi, onu yanaklarından öptüm.' 

Artık balık satmayı boşlamıştı ihtiyar adam. Anlattıkça anlatıyor, anlattıkça anlatısı geliyordu. 

İstanbul Rumlarındandı... Ona burada Aristidi Kaptan derlerdi. Yanındaki, Atina'da yaşayan kızından olma torunu Panayota idi, tatil için gelmişti...

Yoksa Aristidi orada yalnız yaşıyordu...

Aristidi Kaptan sordu; 'Sende rakı var?...' 

Evet, vardı. 

'Ama Atatürk'ün rakısından?...' diye, açıklama getirdi sorusuna ihtiyar. 
'Herhalde Kulüp Rakısı istiyor' diye düşündü Haldun Sevel. 

Sonra birlikte Aristidi'nin koya bakan küçücük evine gittiler. Az sonra yemek masası; çiroz salatası, lakerda, sirkeli cacık, salata çorbası ve zeytinyağında kızartılmış iri barbunlarla donatılmıştı. 

Anlatmayı sürdürdü Aristidi Kaptan: Babası dedesi hep İstanbulluydu... Son olarak Moda'da, Mektep Sokak'ta oturmuşlardı. 6 -7 Eylül (1955) olaylarından sonra ayrılmak zorunda kalmışlardı... Şimdi 80'ini aşmıştı...

Haldun Sevel'in: 'Yaşlısın, hastasın, niye kızının yanına taşınmıyorsun? Burada doğru dürüst hastane yok, doktor yok...' demesi üzerine; Aristidi Kaptan elini Türkiye kıyılarına doğru sallayarak şöyle dedi: 'Gitmem... Bak buradan memleketim görünüyor, memleketimi görüyor,memleketimi seyrediyorum buradan, hiçbir yere gitmem...' 

Bu arada rakılar bitmiş, uzoya geçilmişti... 



Böyle sıcak anılarla dolu birkaç günden sonra ayrılık vakti geldi. Sevel sordu: 'Tekrar geleceğim... Benden ne istersin?...' 

Aristidi Kaptan iki şey istedi: 'Atatürk'ün rakısından getir... 

Bir de Fenerbahçe rozeti...' 

Haldun Sevel, o an ayırdına vardı. Aristidi'nin yakasında yıpranmış, solmuş bir Fenerbahçe rozeti vardı. Merakla sordu Haldun Sevel: 'Neden Fenerbahçe?... İhtiyar da anlattı...

'Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul işgal edildi... 

İşgalci İngilizlere, Fransızlara beddua ediyorduk... Mütarekenin sonuna doğru, babam heyecanla geldi... Maça gidecektik... İngiliz takımı ile Fenerbahçe karşılaşacaktı...
İngilizler bu maç için kendi memleketlerinden, Malta'dan profesyonel futbolcular getirtmişler; günlerdir, haftalardır bu maça hazırlanıyorlardı... Herkes Fenerbahçe'nin perişan olacağını sanıyordu... Çok sert maç oldu...

Fenerbahçe kazandı... Ortalık bayram yerine döndü... Sokaklarda fener alayları yapıldı... İstanbul halkı evindeki gaz lambalarında kullandığı gazı dahi, meşaleleri yakalım, galibiyeti kutlayalım diye bize verdi. İşte bu rozeti o gün yakama taktım, bir daha da çıkartmadım.'

Futboldan anlamasa da Fenerbahçe taraftarı olan Haldun Sevel bunun üzerine Aristidi'nin elini öptü. 

Aradan iki yıl geçti. Söz vermesine, çok istemesine rağmen Haldun Sevel, Midilli'ye gidemedi. Nihayet, 1996 yazında bir fırsat bulup; rakıları ve Fenerbahçe rozetlerini teknesine yükleyip yola çıktı.

Ve Aristidi Kaptan'ın kapısını çaldı... 

Ama bu geçen süre içinde Aristidi iyice kötülemişti, ayakta zor duruyordu. Önce onu tanımadı. 

Haldun Sevel, Kulüp rakılarını, Fenerbahçe rozetlerini çıkarınca belleği yavaş yavaş yerine geldi: 'Niye bu kadar geç kadın?'diyebildi. 

Zar zor yerinden kalkan Aristidi, eski ceketini giydi... Yakasına yepyeni Fenerbahçe rozetini taktı... Haldun Sevel'in koluna girip kahvenin yolunu tuttu.

Ofluya puflaya, dura kalka, nefes nefese kahveye vardı ve Fenerbahçe rozetini gururla arkadaşlarına gösterdi: 'Size demiştim. Geldi işte rozetim, geldi...' Ağlıyordu... Kahveden koca bir alkış sesi yükseldi birden.

Kısa bir süre sonra, Aristidi dünyaya gözlerini yumdu. Mezarına, Haldun Sevel'in Fenerbahçe ve Moda'dan alıp götürdüğü memleket toprağı serpildi."

Not: Bu yaşanmış öykü; yazar, ressam, amatör denizci Haldun Sevel'e ait... 
(Böyledir Denizler Ülkesinde Yaşamak adlı kitabından)

16 Nisan 2010 Cuma

Ağaçlar Çiçek Açınca...

İçim açıldı valla bu güzel çiçekleri görünce. 

Ömrü kısacık olmasına rağmen baharın en güzel çiçeklerinden biridir mor salkım. 
Nazlı, hülyalı bir genç kız misali salınır kapı üstlerinde. Bazen de narinliğini örtmek istercesine dolayıverir kollarını bir ağacın ulu gövdesine, ondan destek alarak yükselir tepelerine. Sanırsınız ki o narin dallar adeta olmuş koca bir ağaç, meydan okuyor o kısacık ömrüne. Hele de o ağaç kaza ile bir erguvan ağacı olursa, değmeyin görüntünün keyfine. Erguvanın fuşya rengine mor salkımın eflatuna çalan nazlı çiçekleri inanılmaz bir görsellik sunar size.



Bu yüzden, ben bayılırım İstanbul'un / Boğaz'ın baharına. Dünyada
sadece bize özgü bir ağaç olan erguvan, adeta sihirli bir değnek değmişçesine, fuşya pembesi tomurcuklarla süslediğinde güzelim mavilikleri ve yeşillikleri, tadına doyum olmaz 7 tepeli güzelim şehrimin. Yeşertir umutları baharla birlikte yüreklerde, pembe gözlüklerle baktırır adeta hayata, erguvanlar sayesinde...

Ve ben her bahar içime dolan o coşkuyu, şu kısacık ömürlerine inat büyük bir görsellikle bize sunan çiçeklere bakarak, daha bir zevkle yaşarım. Çünkü onlar her sene ölüme inat aynı güzelliklerle gözümüzü şenlendirmek için açarlar, açarlar ve gene açarlar...

Uzun zamandır yazasım yoktu. Bu güzel resimler içimdeki alevi birden canlandırdı. Sizlerle paylaşmak istedim.




30 Mart 2010 Salı

Görmek, Görmemek ve Görmezden gelmek...

Günün birinde yolu dergaha düşen kendi halinde bir adam, dergahta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi''nin sohbet ettiklerini gorunce yanlarina yaklasir.

Kendini tanitir ve dergahi merak ettigini, nasil zikir edildigini izlemek icin geldigini soyler.

Erenler baslar adama cesitli nasihatlerde bulunmaya, herbiri kendi yolunu mumkun olan en tatli dille anlatmaya calisir. Adam bir yandan onlari dinlerken, bir yandan da gozleri onlarin giysilerine takilir.

Mevlevi'nin giydigi kiyafette kollar o kadar genis ve uzundur ki hem icine uc kisinin birden kolu sigabilir, hem de uzun oldugu icin yalnizca kollari degil, elleri de kapatmaktadir.

Bektasi'nin kiyafeti nde ise tam tersi bir durum vardir. Elbisenin kolu daraciktir, neredeyse tene yapismistir; ustelik kisa oldugu icin, eller ta bileklere kadar aciktir.

Bu duruma hayret eden adam, sebebini ogrenmek ister.

Buyuk merakla, once Mevlevi'ye sorar:

Pirim, kiyafetinizin kollari neden o kadar genis ve uzun? Bunun ozel bir sebebi var mi?"

Mevlevi hic beklemedigi bu soru karsisinda oldukca sasirir. Iki kolunu da biraz yukariya kaldirir, sonra ellerini birlestirerek kollarini daire sekline getirir ve soyle der: "

"Evet, ozel bir sebebi vardir. Cunku biz insanlarin gunahlarini, ayiplarini, kusurlarini orteriz. Baskalari gormesin diye uzerini kapatiriz."

Yanittan oldukca hosnut olan adam ayni merakla bu kez Bektasi''ye doner:

"Peki siz, pirim? Sizin kiyafetinizin kollari neden bu kadar dar ve kisa?

Siz insanlarin gunahlari ve ayiplarini ortmezmisiniz?"

Bektasi kendi kollarina bakar, birkac saniyelik bir dalginliktan sonra gulumser ve adama bakarak soyle der:

"Biz mi? Bizim genis kiyafetlere ihtiyacimiz yoktur. Cunku biz insanlarin gunahlarini ve kusurlarini gormeyiz." 

16 Mart 2010 Salı

Bir Garip Bika

Bu sene tuhaf bir sene...

Ocak başından beri bir sürü sevdiğimi kaybettim. Saydım, tam 13 kişi olmuş. Yaprak dökümü adeta... Neredeyse her haftaya 1 ölüm yansımış. Hele de sonuncusu, beni aldı götürdü. Ruhum bir türlü kendine gelemiyor üzüntülerden. Allahtan aralarda bana heyecan veren ufak kıpırtılar var da, yaşadığımı anlıyorum.

Dün, akşam üzeri Arnavutköy’de işimle ilgili bir randevum vardı.

Gittiğim ev, minimal dekore edilmiş, ama çok hoş bir aurası olan evdi. Kesinlikle inanıyorum, insanlar yaşadıkları evlere ruhlarından bir takım değerler katıyorlar farkında olmadan. Ev giriş katı ve önünde bahçesi olan, denize nazır bir mekandı. Malum, deniz benim vazgeçilmez tutkum ya. Tam yüreğimden vurdu beni. "Allah'ım" dedim, "ne olur benim de denizi her gün görebileceğim bir evim olsun!" Evin içi ve dışı birbiriyle öylesine güzel bütünleşmişti ki, havaya hakim olan “huzur” u hissetmemeye imkan yoktu. Bunda nazik ve bir o kadar içten ev sahibesinin rolü de yadsınamaz mutlaka. Ya da kim bilir, bana yansıyan buydu, bilemiyorum.

Sonra, ben ev sahibesi ile sohbet ederken, yavaş yavaş akşamın hüznü çöktü denizin üzerine... Hüzne inat karşı camlara vuran batan güneşin ışıkları, bir bir yanmaya başlayan ışıklara karıştı gitti. O kadar güzel bir görüntü yansıyordu ki, aklım sulara ve manzaraya takılı kaldı. Öte yandan sohbet de öylesine koyulaşmıştı ki, çıkasım gelmiyordu evden. Paradox bir durum yani...

İşim nihayete erip, dışarı çıktığımda, karanlık iyice çökmeğe başlamıştı. Arabama binip, birkaç metre gittim, ama manzara o kadar güzeldi ki, arabayı tekrar park edip, hafif hafif çiseleyen yağmurda sahil boyu yürümekten alamadım kendimi. Yalnız mı kalmak istedim, kendimle hesaplaşmak mı, bilemiyorum, ama yürümek çok iyi geldi. Yürürken de birdenbire aklıma yıllar evvel, bir Haziran akşamı, Ören sahilinde, çok sevdiğim arkadaşım Semra ile güneş batırışımız geldi. Ihlamur kokularının bizi sarhoş ettiği sahilde oturmuş, güneşin batışına şahitlik ederken, biraz ötemizde berduş bir adamcağız, belli ki hayatın tokadını yemiş bir serseri belki de, elinde rakı kadehi, güneşe karşı kadehini kaldırıp, kendi kendine konuşuyor, “Bat ulan bat, nasılsa yarın gene doğacaksın!” diyordu.

O an kahkahalarla güldüğümüzü hatırlıyorum Gençlik işte! Oysa bazen bize espri gibi gelen sözler, aslında nasıl da gerçeklerin taa kendisini yansıtıyorlar, öyle değil mi sevgili dostlar?

Evet, hayat her gün yeniliklerle tekrar tekrar başlıyor, tıpkı güneşin her gün doğması gibi... Yaralarımızı sararak, acılarımızı unutturarak, yeni umutlara kucak açarak...

Dönme vakti dedim, kendi kendime, hayata, evime, arabamı park ettiğim yere...

Akşamın ince serinliğinde geri dönerken, Kuleli’nin ışıkları yanmış ve Boğaz artık o muhteşem yansımaları ile gecenin koynuna girmeye başlamıştı. Sahil boyu arabamı sürerken, gene ne kadar güzel bir şehirde yaşadığımızı düşünmekten kendimi alamadım.

Güzel İstanbul’um, gecenin koynunda, tüm pisliklerinin üzeri örtülmüş bir şekilde kötülüklere inat, uykuya dalanlara inat, ışıl ışıl parlıyordu gene. Her gece olduğu gibi...

Bir garip Bika...

8 Ocak 2010 Cuma

Ben aşka aşığım dostlar...

Aşk beni yaksa da, 
Kor gibi dağlasa da,
Pervanenin ışığa tutkusu gibi,
Ben hayata aşığım,
Bu muhteşem evrene aşığım,

Tek hücreli de olsa,
Çok hücreli de olsa,
Yaşama tutunan her canlıya,
Soluduğum havaya,
Güneşe, aya, yıldıza,
Gökyüzünün sonsuz maviliğine,
Denizin yakamozlar uçuran dalgalarına
Görebildiğim her güzelliğe aşığım.

Çünkü onlarla varım,
Çünkü onlarla bütünüm,
Çünkü onlarla yaşıyorum.

İyi ki de varım ve bu aşkları yaşıyorum...