30 Mart 2010 Salı

Görmek, Görmemek ve Görmezden gelmek...

Günün birinde yolu dergaha düşen kendi halinde bir adam, dergahta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi''nin sohbet ettiklerini gorunce yanlarina yaklasir.

Kendini tanitir ve dergahi merak ettigini, nasil zikir edildigini izlemek icin geldigini soyler.

Erenler baslar adama cesitli nasihatlerde bulunmaya, herbiri kendi yolunu mumkun olan en tatli dille anlatmaya calisir. Adam bir yandan onlari dinlerken, bir yandan da gozleri onlarin giysilerine takilir.

Mevlevi'nin giydigi kiyafette kollar o kadar genis ve uzundur ki hem icine uc kisinin birden kolu sigabilir, hem de uzun oldugu icin yalnizca kollari degil, elleri de kapatmaktadir.

Bektasi'nin kiyafeti nde ise tam tersi bir durum vardir. Elbisenin kolu daraciktir, neredeyse tene yapismistir; ustelik kisa oldugu icin, eller ta bileklere kadar aciktir.

Bu duruma hayret eden adam, sebebini ogrenmek ister.

Buyuk merakla, once Mevlevi'ye sorar:

Pirim, kiyafetinizin kollari neden o kadar genis ve uzun? Bunun ozel bir sebebi var mi?"

Mevlevi hic beklemedigi bu soru karsisinda oldukca sasirir. Iki kolunu da biraz yukariya kaldirir, sonra ellerini birlestirerek kollarini daire sekline getirir ve soyle der: "

"Evet, ozel bir sebebi vardir. Cunku biz insanlarin gunahlarini, ayiplarini, kusurlarini orteriz. Baskalari gormesin diye uzerini kapatiriz."

Yanittan oldukca hosnut olan adam ayni merakla bu kez Bektasi''ye doner:

"Peki siz, pirim? Sizin kiyafetinizin kollari neden bu kadar dar ve kisa?

Siz insanlarin gunahlari ve ayiplarini ortmezmisiniz?"

Bektasi kendi kollarina bakar, birkac saniyelik bir dalginliktan sonra gulumser ve adama bakarak soyle der:

"Biz mi? Bizim genis kiyafetlere ihtiyacimiz yoktur. Cunku biz insanlarin gunahlarini ve kusurlarini gormeyiz." 

16 Mart 2010 Salı

Bir Garip Bika

Bu sene tuhaf bir sene...

Ocak başından beri bir sürü sevdiğimi kaybettim. Saydım, tam 13 kişi olmuş. Yaprak dökümü adeta... Neredeyse her haftaya 1 ölüm yansımış. Hele de sonuncusu, beni aldı götürdü. Ruhum bir türlü kendine gelemiyor üzüntülerden. Allahtan aralarda bana heyecan veren ufak kıpırtılar var da, yaşadığımı anlıyorum.

Dün, akşam üzeri Arnavutköy’de işimle ilgili bir randevum vardı.

Gittiğim ev, minimal dekore edilmiş, ama çok hoş bir aurası olan evdi. Kesinlikle inanıyorum, insanlar yaşadıkları evlere ruhlarından bir takım değerler katıyorlar farkında olmadan. Ev giriş katı ve önünde bahçesi olan, denize nazır bir mekandı. Malum, deniz benim vazgeçilmez tutkum ya. Tam yüreğimden vurdu beni. "Allah'ım" dedim, "ne olur benim de denizi her gün görebileceğim bir evim olsun!" Evin içi ve dışı birbiriyle öylesine güzel bütünleşmişti ki, havaya hakim olan “huzur” u hissetmemeye imkan yoktu. Bunda nazik ve bir o kadar içten ev sahibesinin rolü de yadsınamaz mutlaka. Ya da kim bilir, bana yansıyan buydu, bilemiyorum.

Sonra, ben ev sahibesi ile sohbet ederken, yavaş yavaş akşamın hüznü çöktü denizin üzerine... Hüzne inat karşı camlara vuran batan güneşin ışıkları, bir bir yanmaya başlayan ışıklara karıştı gitti. O kadar güzel bir görüntü yansıyordu ki, aklım sulara ve manzaraya takılı kaldı. Öte yandan sohbet de öylesine koyulaşmıştı ki, çıkasım gelmiyordu evden. Paradox bir durum yani...

İşim nihayete erip, dışarı çıktığımda, karanlık iyice çökmeğe başlamıştı. Arabama binip, birkaç metre gittim, ama manzara o kadar güzeldi ki, arabayı tekrar park edip, hafif hafif çiseleyen yağmurda sahil boyu yürümekten alamadım kendimi. Yalnız mı kalmak istedim, kendimle hesaplaşmak mı, bilemiyorum, ama yürümek çok iyi geldi. Yürürken de birdenbire aklıma yıllar evvel, bir Haziran akşamı, Ören sahilinde, çok sevdiğim arkadaşım Semra ile güneş batırışımız geldi. Ihlamur kokularının bizi sarhoş ettiği sahilde oturmuş, güneşin batışına şahitlik ederken, biraz ötemizde berduş bir adamcağız, belli ki hayatın tokadını yemiş bir serseri belki de, elinde rakı kadehi, güneşe karşı kadehini kaldırıp, kendi kendine konuşuyor, “Bat ulan bat, nasılsa yarın gene doğacaksın!” diyordu.

O an kahkahalarla güldüğümüzü hatırlıyorum Gençlik işte! Oysa bazen bize espri gibi gelen sözler, aslında nasıl da gerçeklerin taa kendisini yansıtıyorlar, öyle değil mi sevgili dostlar?

Evet, hayat her gün yeniliklerle tekrar tekrar başlıyor, tıpkı güneşin her gün doğması gibi... Yaralarımızı sararak, acılarımızı unutturarak, yeni umutlara kucak açarak...

Dönme vakti dedim, kendi kendime, hayata, evime, arabamı park ettiğim yere...

Akşamın ince serinliğinde geri dönerken, Kuleli’nin ışıkları yanmış ve Boğaz artık o muhteşem yansımaları ile gecenin koynuna girmeye başlamıştı. Sahil boyu arabamı sürerken, gene ne kadar güzel bir şehirde yaşadığımızı düşünmekten kendimi alamadım.

Güzel İstanbul’um, gecenin koynunda, tüm pisliklerinin üzeri örtülmüş bir şekilde kötülüklere inat, uykuya dalanlara inat, ışıl ışıl parlıyordu gene. Her gece olduğu gibi...

Bir garip Bika...