12 Haziran 2010 Cumartesi

Can Yücel'den...

Can Yücel yaşam tarzı ile beni çok da çekmezdi, açıkçası. Ama yazdıkları çok yüreğe dokunan ve her zaman güzel şeylerdi. Onun bu pervasız ve açık söyleşileri çok hoşuma gider. 


Aşağıda paylaşacağım dizeler ne kadar da doğru ,değil mi?
Benim desturum olanları da büyük harf yazdım...



BiKa

Can Yücel'den...
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.
HERKESİN MUTLU OLMAK İÇİN BAŞKA BİR YOLU VARMIŞ,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
BİR TEK YAŞANARAK ÖĞRENİLİRMİŞ HAYAT, OKUYARAK, DİNLEYEREK DEĞİL..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.....
YÜREĞİNDE AŞK OLMADAN GEÇEN HER GÜN KAYIPMIŞ,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
AĞLAYANI GÜLDÜREBİLMEK, AĞLAYANLA AĞLAMAKTAN DAHA DEĞERLİYMİŞ,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
YALAN SÖYLEMEMEK DEĞİL, GERÇEĞİ GİZLEMEMEKMİŞ MARİFET,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''SANA İHTİYACIM VAR, GEL ! '' DİYEBİLMEKMİŞ GÜÇLÜ OLMAK,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
ÖZÜR DİLEMEK DEĞİL, ''AFFET BENİ'' DİYE HAYKIRMAK İSTEMEKMİŞ PİŞMAN OLMAK,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
SEVGİ DOLU YÜREKLERİN GURURU OLMAZMIŞ,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
SEVGİ EMEKMİŞ,
EMEK İSE VAZGEÇMEYECEK KADAR, AMA ÖZGÜR BIRAKACAK KADAR SEVMEKMİŞ... 

9 Haziran 2010 Çarşamba

Nostalji dedikleri...

Nostalji dedikleri

Bugünlerde zevkle okuduğum bir tefrika var facebook'ta. Yazansa çook eskilerden biri, tanıdığım, ama aslında tanışmadığım bir arkadaş. Öyle şeyler yazıyor ki, işte o nostalji dediklerinin alüülâlâsıAlıp götürüyor beni yıllar yıllar öncesine. Belki de unuttuğumu sandığım, hatta uzunca zamandır aklıma bile gelmemiş bir sürü şeyi anlatıyor da anlatıyor.

O yazdıkça ve anlattıkça, aslında beynimin bir köşesinde asılı kalmış olan anılarım bir bir canlanıyor. Yok yok, canlanmayı bırakın adeta tekrar tekrar yaşıyorum ve her seferinde, yahu bunu ben yazsaydım herhalde daha farklı yazamazdım diyorum. Bu kadar mı olur, bu kadar mı benzeşir yaşananlar?

Sonra bir bakıyorum, ders dinlerken boş sayfalara çiziktirip durduğum kız profillerinin yanısıra, çok kolaylıkla çizdiğim Hüdaverdi ve Basriyi çıkarıveriyor karşıma. Mutlu oluyorum. Zaten onun da dediği gibi bizim nesil, basit şeylerle mutlu olmayı bilmiş bir nesil. Şimdikilere bakıyorum da, inanın ne bizler kadar çocukluklarını yaşayabiliyorlar, ne de bu kadar bolluk içinde mutlu olabiliyorlar. Bİr tatminsizliktir gidiyor. Küçücük görüntülerde büyümüş kafalar, çocukluk özlemiyle ve teknolojinin getirdiği çok bilmişliğin "büyüklüğü" ile sıkışıp kalmışlar iki arada bir derede. Yazık ki çok yazık!

Neyse, konu bu değil tabii. Konu, geçmişi bu kadar mükemmel detaylarda hatırlayıp da, kaleme alan sevgili "Füsun Vostan". Sağolasın arkadaşım! Hatırladığın ve de hatırlamakla kalmayıp, bu güzel anılası günlerimizi kaleme aldığın için. Eminim şu anda benim gibi, senin yazılarını okuyan herkes aynı şeyleri hissediyordur, söylüyordur.

Sevgili Füsuna, buradan Yunus Emre'nin mısraları ile teşekkür etmek istiyorum...

Severim ben seni candan içeru
Yolum vardır bu erkandan içeru

Beni benden sorman ben ben değilem
Bir ben vardır bende benden içerü

Nereye bakar isem dopdolusun
Seni nere koyam benden içeru.

Beni bende demen ben bende değilem
Bir ben vardır bende benden içeru...


5 Haziran 2010 Cumartesi

Ö ğ r e n d i m... (Muhteşem Mevlana'dan, muhteşem dizeler)

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. 
Işığı gördüm, korktum. 
Ağladım. 

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. 
Karanlığı gördüm, korktum. 
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi... 
Ağladım. 

Yaşamayı öğrendim. 
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; 
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim. 

Zamanı öğrendim. 
Yarıştım onunla... 
Zamanla yarışılmayacağını, 
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim... 

İnsanı öğrendim. 
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu... 
Sonra da her insanin içinde 
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. 

Sevmeyi öğrendim. 
Sonra güvenmeyi... 
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, 
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. 

İnsan tenini öğrendim. 
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu... 
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim. 

Evreni öğrendim. 
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. 
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek 
gerektiğini öğrendim. 

Ekmeği öğrendim. 
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. 
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim. 

Okumayı öğrendim. 
Kendime yazıyı öğrettim sonra... 
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana... 

Gitmeyi öğrendim. 
Sonra dayanamayıp dönmeyi... 
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi... 

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta... 
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. 
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım. 

Düşünmeyi öğrendim. 
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. 
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek 
olduğunu öğrendim. 

Namusun önemini öğrendim evde... 
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; 
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el 
sürmemek olduğunu öğrendim. 

Gerçeği öğrendim bir gün... 
Ve gerçeğin acı olduğunu... 
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da 
“lezzet” kattığını öğrendim. 

Her canlının ölümü tadacağını, 
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. 

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim. 
Olur ya ... 
Kalp durur ... 
Akıl unutur ... 
Ben dostlarımı ruhumla severim. 
O ne durur, ne de unutur ... 

Hz. 
Mevlânâ
 

1 Haziran 2010 Salı

Hayat Bir Çocuğa Nasıl Anlatılmalı? Aylin Kotil'den Harika Bir Yazı

Arkadaşımın kızı bir yaşına gelmişti, 'Sen eğitimcisin, neler öğretmem gerekiyor, bazen kendimi çok çaresiz hissediyorum' dedi. Sorusu kolaydı ama yanıtı zordu, akıl vermesi basitti ama uygulaması karmaşıktı, anlatmaya başladım: 

Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insan yetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zaman harcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığını alırsın. Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmeden olgunlaşamayacağını... Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden...

Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi öğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona. Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini, kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu, gidilen yerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret. Kitaplardan keyif almasını, ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını, ama okumayı sevmesini öğret ona. Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı. Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğret ona, sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.

Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasını sağla. Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar, bunu öğretmemiş diğer sevgililerin aksine...

Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona. Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifli olduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret ona.
Aşk acısı çekmenin hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret. Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesi gerektiğini öğret, başkalarını da kendi doğruları üzerinden yargılamamayı... Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenleri kendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret. Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlat.

Hayatı sorgulamayı öğret ona... Bilginin en büyük güç olduğunu öğret. Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisine saklaması gerektiğini öğret. Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dik durmasını.

Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret. Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı... "İstemiyorum", "hayır" demeyi öğret ona, istediğinde ise "istiyorum" demeyi, Sevdiğinde ise "seni seviyorum" diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona. Temiz kokmasını...

Sorgusuz sevmeyi... El yazısı ile notlar yazmayı... Lafı dolandırmamayı... Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona. Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını, İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırması gerektiğini öğret... Ama en çok da kendini sevmesini öğret... Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini... Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini... Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağını...

Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona...